1 Eylül 1939, Hitler faşizminin Polonya´yı işgaliyle başlayan 2. emperyalist paylaşım savaşının  başlangıç tarihidir.Mayıs 1945´e kadar süren bu savaşın insanlığa maliyeti çok ağır olmuştur. Dünya halkları savaşların bir daha yaşanmaması temennisiyle işte bu savaşın başlangıcı olan 1 Eylül´ü DÜNYA BARIŞ GÜNÜ olarak ilan eder. Bu gün, ülkemizde ve dünyada bir barış günü, savaşlarla mücadele günü olarak kutlanmaktadır.

İnsanlığın tüm temennisi, barış isteği ne yazık ki savaşları durduramamışdan günümüze bölgesel ve iş savaşlarda yine milyonlarca hayat kararmış,sakat kalmış, insanlık büyük acılar yaşamıştır . Peki, insanlığın barış isteğine karşın neden bu savaşlar? Savaş nedir? İnsanlığın özlemi barış nedir ve dünyamızda kalıcı bir barış nasıl sağlanılacak?

Savaş ve barış, iki zıt kutuptur; birbirinin içinde var olan ve hep birbiriyle çelişen ve çatışan iki zıt kutup. Kutsal kitaplar Kabil´in kıskançlık yüzünden kardeşi Habil´i öldürmesiyle dünyaya kötülüklerin yayıldığından söz eder. Ve bu kavgada kötülüklerin, savaşların başlangıcı olduğunu belirterek savaşları kaçınılmaz bir olay olarak kutsar. Tarihe baktığımızda bir çok savaşların dinsel görünüm altında , din adına yapıldığını görürüz. Müslümanlıkta kafirlere karşı cihat; Musevilikte vaat edilmiş topraklar için savaş; Hıristiyanlıkta kutsal toprakların kurtarılması, yabanilere Allah´ın kelamıyla medeniyet götürmek v.b. dini gerekçelerle savaşlar kutsanmış ve milyonlarca insanın kanı savaşlarda "Allah yolunda" akıtılmıştır.

Savaşlar, ister dini gerekçelere ister medeniyet götürme  gerekçelerine isterse günümüzdeki gibi demokrasi yada terörle mücadele gerekçelerine dayandırılsın gerçek amaç değişmez; egemenlik, yağma ve sömürüdür.

Savaşlar, insanın ve insan topluluklarının var olmasıyla ortaya çıkmamıştır. Toplumlar arasındaki ve bu toplumların kendi içindeki eşitsizlik ve bu eşitsizliğin yarattığı çelişkiler toplumlar arasındaki savaşların ve iç savaşların nesnel koşullarını oluşturur. Savaşlar, eşitsizlikle birlikte ortaya çıkmış ve onun varlığına bağlı olarak sürmüştür.

Savaş, bir politikadır; bir zor alımdır. Savaş  politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir. Savaş, barışçıl (ekonomik, hukuki, diplomatik-siyasi) yollarla boyun eğdirilemeyen ötekinin zor kullanılarak boyun eğdirmeye çalışma politikasıdır.

Savaş ekonomisini ve savaş politikasını sürdürenler de tarih boyunca hep köleci, feodal ve burjuva egemenleri olmuştur. Çünkü bu politikada tek çıkarı olan bu sömürgeci, yağmacı sınıflardır. Egemenlik alanlarını yaygınlaştırma,yağma ve sömürü bu sınıfların var olma koşuludur. Sömürgeci sınıfların sömürü politikalarına karşı emekçi halkın iki seçeneği vardır; ya bu politikalara boyun eğmek yada direnmek. Bu direnme sömürgeci egemenlerin zor araçlarını ve yöntemlerini yani savaş-şiddet politikalarını devreye sokmalarıyla karşılaşır. Bu aşamada emekçi halka bu savaşı kabullenmekten başka seçenek kalmaz. Bu savaş emekçi halk için, sömürüden, yağmadan, işgalden, zulümden kurtulma savaşıdır artık.

Savaşların genelde ikili bir boyutu vardır; uluslar arası çelişkilerden kaynaklanan uluslar arası boyutu ve bir devletin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan iç savaş boyutu. Uluslar arası boyut, kapitalist-emperyalist ülkelerin kendi aralarında bir sömürge paylaşım savaşı niteliğinde olacağı gibi bu ülkelerin, yoksul halkları kendi egemenlikleri altına almaya dönük kapitalist-emperyalist ülkelerle yoksul ülkeler (halklar) arasındaki bir savaş niteliği de arz edebilmektedir. İç savaşlar ise bir ülkenin kendi sınırları içinde o ülkenin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan karşıt sınıflar arasındaki bir savaştır.
İç savaşlar da genel eşitsizliğin bir sonucudur. Ülkedeki egemenlerin kendi egemenliklerini sürdürme isteği, kendi sömürülerini azami ölçülere çıkarma dürtüsü, açık yada gizli faşizm yönetimiyle, yoksul halkın barışçıl hak arama isteğinin şiddetle bastırılması (devlet bu aşamada egemenlerin bir baskı-şiddet mekanizmasıdır)  ve demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması iç savaşın koşullarını olgunlaştırır ve savaşı topluma dayatır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, küresel sermayenin dünyanın büyük çoğunluğunu etkisi altına aldığı, dünyanın en ücra köşesine kadar nüfuz ettiği ve egemenliğini pekiştirdiği ve özellikle ABD emperyalizminin askeri gücünü ve saldırganlığını dünyanın tüm stratejik alanlarına taşıdığı günümüzde iç savaşların geçmişten çok daha yüksek düzeyde ve açıktan uluslar arası bir boyuta evrileceğini görmeliyiz. Yani iç savaşlar, aynı zamanda, küresel tüm güçler ile yoksul emekçi halklar arasındaki bir savaş , uluslar arası bir savaş niteliğindedir artık.

Kimi iç savaşların (Balkanlar´da, Orta Doğu´da, Afrika´da örneği çoktur), emperyalizmin ülke halklarını böl ve yönet politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkarılan, ülkede demokratik bir çözüme kavuşturulamamış kimi etnik yada dinsel azınlık sorunları üzerinde farklı kültürel toplulukların birbiriyle çatışması şeklinde gelişen farklı bir boyut ve görünümde arz ettiğini gözlemleriz. Bu savaşlar, farklı bir görünüm arz etse de genel karakter, amaç değişmez ; emperyalizmin ve bu toplum içindeki egemen feodal ve burjuva öğelerin bu halklar üzerinde kendi egemenliklerini ve sömürülerini gerçekleştirme, pekiştirme ve yayma düşüncesi ve politikası burada da kendini açığa vurur.

Savaş; eşitsizlik, adaletsizlik, haksızlık ise barış; eşitlik, adalet ve haktır. Başka bir deyişle barıştan yana olmak eşitlikten, adaletten ve haktan yana olmaktır. Anlaşılması gereken barışın soyut bir kavram olmadığıdır. Barış bir sükunet değildir.Uluslar arasında ve bir ülkede sınıflar arasında çeşitli yollarla uzlaşma sağlanıla bilinir, ancak bu uzlaşma bir hakkın teslim edilmesiyse adı barıştır,aksine ise boyun eğmek yada boyun eğdirmektir. Ve yine savaşın tohumlarını kendi içinde taşır. 46 dan sonraki dönem "soğuk savaş" dönemi olarak nitelenir. Bu aslında, sürekli bir savaşın varlığının itirafıdır. Ezen ve ezilen, zengin ve yoksul sınıfların ve ulusların var olduğu dünyada görünürde bir çatışma-savaş olmasa bile bunlar   arasında içten içe gizli bir savaş bir soğuk savaş  sürer ve hep mevcudiyetini korur. Kapitalizm,aynı zamanda rekabet demektir. Rekabet ise özünde karşılıklı bir savaşımın adıdır.

Ülkemizde ağırlıklı olarak bir bölge içinde de olsa ve yoğunluğu konusunda tartışmalı da olsa Kürt sorunu üzerinde bir çatışma-savaş ortamının olduğunu kimse inkar edememektedir. Uzun süredir devam eden bu olayın ülkemize ve halkımıza maddi ve manevi nelere mal olduğunu hemen hepimiz biliriz. Bu savaşı kim istiyorki?
Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze  ülkemizdeki Kürt halkının varlığı görmezlikten gelinmiş, inkar edilmiş ve sürekli asimilasyona tabi tutulmuştur. Özellikle 12 Eylül yönetiminin Kürt halkı üzerinde uyguladığı siyasi, kültürel, psikolojik baskı ve yaptırımların o bölge halkı üzerinde derin yaralar açtığını da hiç kimse inkar edemez. Tüm bu anti-demokratik uygulamalar, haksızlık ve adaletsizlikler bölgenin yoksulluğuyla da birleştiğinde savaşın-çatışmanın tohumlarını atmış ve geliştirmiştir. Kürtlerin en basit demokratik ve kültürel hak ve talepleri şiddetle bastırılmış ve  bu taleplerin sahipleri hep bölücülük suçlamasıyla karşılaşmıştır. Çıkarılan terörle mücadele yasaları sadece Kürtlerin hak ve taleplerini bastırmakla kalmamış ülkedeki tüm emekçi halkın hak ve taleplerini bastırmak amacıyla kullanılmıştır. Devletin tüm bu zor ve şiddete  dayanan politikası çatışmaların daha da yaygınlaşmasından başka bir sonuç vermemiştir. Bu çatışma-savaş ortamı Türk Kürt emekçi halkın isteği değildir ve olamaz; çünkü hiçbir emekçinin bunda çıkarı yoktur. Bir ülkedeki çatışma-savaş ortamından nemalanan , siyasi, ekonomik rant sağlayan bir kesim her zaman var olmuştur; bu güçler yerli egemen güçlerden uluslar arası ilişkilerine kadar bir zincir oluştururlar. Ülkemizdeki durumda bundan farklı değildir.

Ülkemizde Kürt sorunu üzerinde varlığını sürdüren çatışma-savaş ortamının ortadan kaldırılması ve kalıcı barışın sağlanılması, çatışma-savaş ortamından uzaklaşılarak demokratik açılımların başlatılıp Kürt halkının varlığının tanınması ve bu doğrultuda haklı taleplerin kabulüyle olanaklıdır. Ülkede barıştan yana olmanın anlamı budur.Türk ve Kürt emekçi halklarının çıkarları da birlikte eşit ve özgür barış içinde yaşamalarından geçer. Her türden milliyetçiliği, şoven, ırkçı yaklaşımları reddetmek halkların kardeşliğini ve bir arada özgür yaşamalarını şiar edinmek tüm barış severlerin görevidir.

Dünyada tüm savaşları besleyen en tehlikeli siyasi yaklaşımlardan biri, toplumun kimi milliyetçi reflekslerle kendi egemen burjuva yönetimlerinin politikaları sorgulanmadan özellikle savaş politikalarından yana tavır alan yaklaşım , yani şovenizmdir. Türkiye’nin komşu ülkeleriyle kimi sürtüşmelerinde, Kıbrıs, Ermeni, Kürt sorununa yaklaşımda bunu fazlasıyla görmemiz mümkündür.Bu durum yalnızca bize özgü bir durum değildir. Ne yazık ki bu şoven yaklaşımlar tüm dünyada etkinliğini sürdürmektedir. Bu da dünya barışını tehlikeye sokan, savaşları besleyen bir yaklaşım olmaktadır..

Günümüz, tüm küresel sermaye güçlerinin etnik köken,din, mezhep ayrımı yapmaksızın dünyadaki tüm emekçi halklara savaşı dayattığı gündür. Bir ülkede, işte bu küresel sermaye güçlerine karşı bir mücadele çizgisi, bir mücadele yönü olmayan hiçbir hareketin emekçi halkın çıkarlarını savunabilme iddiası olamaz. Çoğunda emperyalizmin direk yada dolaylı güdümünde olan bu hareketlerin (bu durumdakiler çoğunlukla ayrılıkçı hareketlerdir) ülke emekçi halklarını birbirinden uzaklaştırmaktan, birbirine düşman etmekten öte bu halklara kazandırabilecekleri bir şey yoktur.
 Günümüzün tüm koşulları, bir ülkedeki etnik kökeni, dili, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm emekçi halkların çıkarının dünyadaki küresel sermaye güçlerine karşı birlikte mücadele etmesini şart koşar. Emperyalizmin ve onunla entegre olmuş yerli egemenlerinin tüm savaş oyunları bozmanın yolu budur.

Ülkemizde ve dünyada kalıcı bir barışın sağlanılması ancak ve ancak savaşı doğuran nesnel ve de öznel koşulları ülkede ve dünyada ortadan kaldırmakla mümkündür. Aksine insanlık bu savaşların hep acısıyla ızdırabıyla yaşamaya maalesef devam edecektir.

İnsanlığa düşen görev, barış severlere düşen görev, dünyamızdaki tüm eşitsizlikleri, sömürüyü ve tüm savaş mekanizmalarını ortadan kaldırmak için çaba sarf etmektir.

Savaşsız bir dünya dileğimle…

By Radyo Arguvan

Radyo Arguvan 2006 yılından beri aralıksız olarak yayın yapan ve Arguvan'ı ve Arguvan kültürünü tanıtmayı kendisine esas görev olarak gören Web Sitesidir. Radyo Arguvan adında anlaşılacağı üzere, Arguvan Türkülerinin yayınlandığı bir Radyo Sitesidir. Arguvan Türkülerinin yanında Halk Türküleri ve Özgürlük Türkülerinede yer vermektedir. Kültür ve Sanatta Halktan yana Tavır koymayı benimsemiştir.

Bir cevap yazın